12.SINIF DİL VE ANLATIM DERS KİTABI CEVAPLARI ( 37-66 SAYFALAR ARASI)
Dil Anlatım 12. Sınıf Hikaye(Öykü) sayfa 37 41 42 47 … 63
Cevaplar
Dil Anlatım 12. Sınıf Hikaye(Öykü) sayfa 37 41 42 47 … 63
Cevaplar
1. “Herkesin bir hikayesi vardır” sözü, insanın başından
geçen bir olayın, belirli bir zaman ve mekanda yaşandığını ifade etmektedir. Ki
insanoğlu yaşamı boyunca hem yaşadıkları hem de yaşattıklarıyla yaşamın içinde
var olur.
Halk hikayesi örneği: Kerem ile Aslı
Maupassant Tarzı Hikaye Örneği: Pembe İncili Kaftan
Çehov Tarzı Hikaye Örneği: Yoldan Geçen Öykü
Ben merkezli hikaye örneği: Sinağrit Baba
Hikaye Türünün Tarihsel Gelişimi
2. Etkinlik-
4. Etkinlik-
“Hikâye”,
Türk kültür tarihinde en azından bin yıllık geçmişe sahip
köklü ve yaygın bir kelime. Asırlardan beri, giderek zenginleşen bir mânâ
çemberi içinde, dilimizde hem kelime hem de kavram olarak kullanılmış ve
kullanılmakta. Arap dilinin “hakave” kökünden türeyen kelimenin Türkçe’ye
İslâmiyet sonrası dönemde girdiğini tahmin etmek zor değil. İtiraf edelim ki,
onun koltuğuna oturtulmak istenen “öykü”nün, zihnimiz, dilimiz, kulağımız ve
gönlümüzde aynı derinlik, zenginlik, berraklık ve sıcaklığa sahip olduğunu
söylemek, iki yüzlülük olacak.
“Hikâye” kelimesinin mânâsı hakkında lügat sahipleri şu
açıklamalarda bulunuyorlar:
“Bir söz ve haberi nakl ve rivayet eylemek, bir nesneye
benzetmek, bir kimseyi fiilen yahut kavlen taklit eylemek, bir kimseden bir
kelam nakleylemek, düğümü çözüp muhkem eylemek.” (Âsım, Kâmûs Tercümesi)
“Nakletme, bir vak’a ve sergüzeşti sırasıyla anlatma,
rivayet; hakikî veya uydurma ve ekseriya hisse kapmağa mahsus sergüzeşt ve
vukuât; kıssa, mesel, roman.” (Şemsettin Sami, Kâmûs-ı Türkî)
“Nakletme, anlatma; bazı vukuâtın heyet-i mecmuası; fıkra,
roman.” (Muallim Nâci, Lügat-i Nâci)
“Bir hâdisenin sûret-i vukuunu etrafıyla anlatmak ve
söylemek, nakl ve rivâyet etmek; bir hâdise hakkında söylenen sözler, nakl,
rivayet; hakikî veya hayalî bir vak’aya dair söylenen gülünç veya şâyân-ı
itibar sözler; kıssa, masal, roman.” (Hüseyin Kâzım Kadri, Türk Lügati)
“Nakl, beyân-ı rivayet. Sergüzeştîn-i hikâye. Hikâye-i
macera. Hikâye-i hâl, masal. Roman ki sahih veya gayr-i sahih bir vak’ayı şâmil
makale, kitap.” (Ebüzziya Tevfik, Lügat-i Ebüzziya)
“Anlatma, roman, masal, olmuş bir hâdise” (Ferit Develioğlu,
Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat)
“Az çok ayrıntıları verilerek anlatılan olay; baştan geçen
bir olayı anlatma; belli bir zaman ve yerde az sayıda kişinin başından geçen,
gerçeğe uygun birtakım olaylar anlatan ya da birkaç kişinin karakteri çizilen
roman türünden kısa yapıt, öykü; aslı olmayan söz.” (TDK, Türkçe Sözlük)
“Olmuş veya olması mümkün olayları yazılı veya sözlü olarak
anlatma; bu şekilde anlatılan olay, mesel, kıssa; anlatma, nakletme; olmuş veya
olması mümkün olayların anlatılması esasına dayanan edebî tür; boş, gereksiz
laf, uydurma.” (D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük)
Lügatlerdeki açıklamalara dikkat ettiğimizde, “hikâye”nin
kelime anlamı kadar kavram anlamı üzerinde de durulduğu ve yer yer bir edebî
tür çerçevesi içinde tarif edilmeye çalışıldığını görürüz. Ancak tarif edilmeye
çalışılan türün, günümüz okuyucusunun zihnindeki hikâye ile örtüştüğünü
söylemek zor. Zira kelime veya kavramın açıklaması/tarifinde birden çok edebî
tür/formun ismi zikredilmekte ve bunlar onunla müteradif olarak görülmektedir.
O zaman, hikâye üzerinde konuşulurken dikkatlerden uzak tutulmaması gereken
önemli bir husus; kelimenin kültür tarihimizde; “tarih, destan, kıssa, masal,
mesel, menkıbe, rivayet, lâtife, fıkra, hurafe, roman, öykü, anlatı, benzetme”
mânâlarında da kullanılmış olmasıdır. Söz konusu kullanımlardan “destan”,
“kıssa”, “masal”, “menkıbe”, “lâtife”, “fıkra”, “öykü” ve “roman”nın bugün ayrı
birer tür; “tarih”in ise sosyal bilim dalı olarak kabul edildiği herkesin
malumudur.
Sanırım bu durum, hikâye kavramının kapsam alanı hakkında
bize önemli ip uçları verecektir. Bunların başında da, insanoğlunun “dil”i veya
“söz”ü kullanım tarzlarının başında, “tahkiye” veya “tahkiyeli ifade”nin yer
aldığı gerçeği gelir. Bizim için daha da önemli olan ip ucu ise,
-kültürümüzdeki genel ve geniş mânâsıyla- hikâyenin, edebiyat sanatının iki ana
“form”undan birisini karşılamış olmasıdır. Kavram, böyle bir değeri, hem sahip
olduğu tarih hem de edebiyat sanatı içindeki yeri ve öneminden elde etmektedir.
Zira hikâye, -adı farklı da olsa- gerek Türk edebiyatı, gerekse diğer
milletlerin edebiyat tarihlerinde köklü bir geçmiş ve geniş bir alana sahiptir.
Söz konusu tarih, “mit” veya “destan”lara kadar götürülebilecek[1]; kapsam
alanı ise, bütün milletlerin edebiyatlarının en az yüzde ellisini teşkil
edebilecektir. O zaman, insanın söz sanatlarını keşfetmesinden bugüne, duygu,
düşünce, hayal, intiba ve yaşadıklarının estetik ifadesinde, büyük ölçüde
hikâye formunu tercih ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabiî ki bu tercih,
sanatkâr açısından olduğu kadar okuyucu/dinleyici açısından da geçerlidir.
İnsanoğlu, tarihin her devrinde ve dünya coğrafyasının her meskûn mahallinde
hikâye anlatmış, dinlemiş veya okumuştur. Kaynağı ilâhî olan kitaplarda bile,
mesajın sık sık hikâye formuna yüklenilerek takdim edilmiş olduğunu
hatırlatmaya bilmem lüzum var mı
O zaman hikâye, bugün “öykü”de ifadesini bulan tek bir türün
değil, “mit”ten “modern hikâye” veya “roman”a kadar uzanan türler manzumesinin
“genel” adıdır. Bu itibarla o, âdeta yüzyıllardan beri edebiyat deryasını gür
sularıyla besleyen ana ırmaklarından birisidir. Tabiî ki, bu ırmağın insanlık
tarihiyle yaşıt sergüzeşti boyunca suyunun hızı, miktarı, akış tarzı, rengi,
kokusu, tadı ve kendisine farklı mesafe ve miktarlarda katılan kolları
değişmiştir. Daha da önemlisi, onu besleyen pek çok kol, aynı vadide kalmasına
rağmen, zaman içinde kendi başlarına var olma serüveni yaşamıştır.
Böyle bir formu, böylesi geniş bir kapsam ve tarihi içinde
kucaklamaya kalkışmanın pek kolay olmadığını, sanırım herkes kabul eder. O
sebeptendir ki bu yazı, yazarının, hikâyenin kültür tarihimiz içinde kazandığı
en genel ve geniş mânâsından “öykü”nün daracık mânâsı arasında yaşadığı serüven
dünyasındaki zihnî gezintisini ihtiva eden bir “deneme”dir. Zira form üzerinde,
bütünü kapsayıcı birtakım teorik açıklamalarda bulunabilmek veya ona ait
kriterlerden söz edebilmek, onu tarihi ve bu tarih içinde söylenmiş/kaleme
alınmış bütün örnekleriyle birlikte kucaklamayı zarurî kılar. Unutmamalıdır ki
teori, çoğu zaman pratikten yola çıkılarak kurulur. Dolayısıyla edebiyat
teorisyeni, edebiyat tarihi, edebiyat tenkidi, mukayeseli edebiyat ve -belki de
en önemlisi- bizzat edebiyat eserine muhtaçtır.
Edebiyat “bilim”iyle uğraşanların öncelikle şu gerçeği
bilmesinde büyük fayda var: Genel veya bugünkü dar anlamıyla hikâye, diğer
bütün edebî form veya türlerde olduğu gibi, tarihi içinde, dinamik bir oluş
veya oluşum süreci yaşamıştır. Bir başka ifadeyle o, değişerek gelişmiş veya
gelişerek değişmiş; bu esnada da pek çok edebî türle iç içe olmuş ve birçok
yeni türe “analık” etmiştir. Değişimin sürekliliği, “tek” ve “donmuş” bir
hikâye formundan bahsetmeyi imkânsız kılmaktadır.
Aslında bu durum, bütün sanat dalları ve bunların alt
formları için de geçerlidir. Zira sanatın en temel ilkesi, yaratıcılık’tır. Her
bir yaratma da, kendisiyle başlayıp yine kendisiyle biten ayrı birer olgudur;
tekrar edilemez. Sanatın diğer temel ilkeleri olan ferdîlik ve orijinallik de,
büyük ölçüde yaratmanın söz konusu mahiyetinden kaynaklanır. Söz konusu
yükümlülüklerin insanı olan sanatkâr, kalemi eline aldığında, “gelenek”in
birtakım hazır kalıplarıyla karşı karşıya kalır. Bu noktada o, ne bütünüyle
geleneğe esir, ne de ondan büsbütün âzâdedir. Sözün kısası; sanatı ve sanat
formlarını kesin bir standardizasyona tâbî tutup dondurmak, mümkün olmadığı
gibi, onun tabiatına da aykırıdır. Bize düşen, bahis konusu formun “edebî
gelenek” içindeki iç ve dış yapısında yaşadığı değişim ve dönüşümleri ana çizgileriyle
tasvir etmektir.
Kabul etmek gerekir ki hikâye, tarihinin her döneminde veya
her toplumun edebiyatlarındaki örneklerinde, öncelikle anlatma fiili üzerine
kurulmuş bir edebî formdur. “Anlatma”, “hikâye etme” veya “tahkiye”, onun en
temel alâmet-i fârikasıdır. Nitekim lügatler, hemen hemen istinasız bir biçimde
“nakl/nakletme, rivayet, anlatma, anlatı, tahkiye” vurgusunda bulunurlar.
Kelimenin kavram olarak tarif denemelerinde de durum bundan pek farklı
değildir.
Aslında edebiyatın kendi içindeki “form/tür”leri, çok büyük
ölçüde dil malzemesinin, -sosyal, kültürel ihtiyaç ve kabuller istikâmetinde-
farklı biçim veya tarzlarda kullanılması ve kurgulanmasından doğarlar. Bir
başka ifadeyle türler, geleneğin sanatkâra sunduğu, okuyucunun da yakından âşina
olduğu kurumlaşmış estetik vasıta ve değerler bütünüdür. Zira edebiyat, “dil”le
yapılan bir güzel sanattır. Onu diğer güzel sanat dallarından ayıran en önemli
özellik de, malzemesinin dil olmasıdır. “Edebî türler teorisi bir sıralama
prensibidir. Bu teori edebiyatı ve edebiyat tarihini zaman, yer, dönem ve millî
dil gibi unsurlara göre değil fakat özellikle edebî kuruluş veya yapı
çeşitlerine göre sınıflandırılır.
Bu gerçeği Türkiye’de ilk defa açıklıkla edebiyat bilimi ile
uğraşan akademik çevrelerin gündemine getiren Prof. Dr. Şerif Aktaş, edebiyatın
kendi iç tasnifinde veya form/türlerinin tespitinde dilin kullanma ve
kurgulanma tarzlarının esas alınmasını teklif eder. Çünkü edebî eserin
konusundan veya yine onun tâlî birtakım şekil özelliklerinden yola çıkarak
edebiyat form/türlerini izaha kalkışmak, edebiyat bilimcisini yarı yolda
bırakacaktır.
Şerif Aktaş’ın yaklaşımına göre, “destan”, “kıssa”, “masal”,
“menkıbe”, “halk hikâyesi”, “mesnevî”, “fıkra”, “öykü” ve “roman”, edebiyatın
Anlatma Esasına Bağlı Eser/Türler grubunu teşkil ederler. Söz konusu
eser/türlerde dil, bir şeyleri anlatma, hikâye etme, nakletme istikâmetinde
kullanılır. Dolayısıyla adı geçen eser/türleri, Gösterme Esasına Bağlı Eser/
Türler (tiyatro) ve Coşkulu Anlatım Tarzına Bağlı Eser/Türler’den (şiir, mensur
şiir) ayıran en temel nitelik, dili kullanma ve kurgulama biçimi/tarzıdır.
Bu sebeple anlatma, ilk önce hikâyeyi, “tiyatro” formundan
kesin olarak ayırır. Çünkü tiyatronun en belirgin ve vazgeçilemez niteliği,
“gösterme/sahneleme” esası üzerine kurulmuş olmasıdır. Şahıs kadrosunun
yaşadığı olaylar, sahnede bire bir gösterilir veya temsil edilir. Dolayısıyla
tiyatro, hikâye gibi anlatmaz, gösterir, sahneler. Bununla birlikte hikâye de
zaman zaman gösterme/sahnelemeden faydalanabilir. Özellikle konuşma/diyalog ve
“modern hikâye”de gördüğümüz dramatizasyon, hikâyeyi belli ölçüde tiyatroya
yaklaştırır. Ancak bir hayli sınırlı olan bu gösterme, hiçbir zaman tiyatro
seviyesine ulaşamaz.
Kısacası; uzun tarihi içinde anlatma esasına bağlı bütün
eser/türleri kucaklamış olan hikâye anlatır, nakleder ve tahkiyede bulunur.
Onda dil, temelde anlatma, hikâye etme ve nakletme çerçevesinde kullanılıp
kurgulanır. Her devir ve toplumun hikâyeciden beklediği; gösterme, yorumlama,
açıklama, ispatlama, tasvir ve tahlil etmesi değil; anlatma ve hikâye
etmesidir.
Bu noktada ikinci bir soru ile karşılaşırız; “Hikâye, ne
veya neyi anlatır” Kabul etmek gerekir ki, bütün güzel sanatların ve tabiî
olarak edebiyatın hem kaynağı hem yaratıcısı hem konusu hem de hitap ettiği
biricik odak merkezi “insan”dır. Edebiyatın bir alt birimi olan hikâyenin
kaynağı ve konusu da, elbette ki insan olacaktır. İnsanın duyguları,
düşünceleri, hayalleri, intibaları, yaşadıkları, içinde yaşadığı hayat (bu
hayatın insanları ve olayları) ve buna duyduğu tepkiler. Bu noktada hikâye, -yukarıda vurgulanan
anlatmayı esas alması dışında- gösterme ve coşkulu anlatım tarzına bağlı
eser/türlerle müşterektir. Zira edebî eser/türler için bir konu sınırlaması
getirilemez veya edebî olan-olmayan şeklinde bir konu tasnifi yapılamaz.
Dolayısıyla insanı merkez alan veya onu şu veya bu şekilde ilgilendiren her
konu, edebî eserin malzemesidir. Daha da önemlisi, sanat veya edebîlik,
anlatılanda değil, anlatma/söyleme tarzında kaynağını bulur.
O zaman sorumuzu biraz daha açmak zorundayız. “Hikâye ne
veya neyi, nasıl anlatır” Bu soru bizi, bir taraftan türün dil ve üslûbuna
götürürken; bir taraftan da iç yapısına ve iç yapısını teşkil eden temel yapı
unsurlarına götürecektir.
Hikâye, olay/olaylar’ı anlatır. Bizim de içinde yaşadığımız
dünyada yaşanmış, yaşanabilir veya bütünüyle hayal mahsulü olay/olaylar. Formun
iskeletini, sanatkârın belli bir düzen içinde kurguladığı ve adına olay örgüsü
veya vak’a zinciri dediğimiz, olay/olaylar teşkil eder. “Destan, masal, halk
hikâyesi, hikâye ve romanda vak’a asıl unsurdur, diğerleri vak’anın etrafında
birleşerek eseri vücuda getirirler. (…) Vak’ayı yok saydığımızda, bu vadiye
giren edebî nevilere ait eserlerden bir yığın söz kalır.
İnsanoğlunun hikâyeye bu kadar ilgi duyması ve onu
sevmesinin sebebini bu noktada çözümleyebiliriz. Temelde yatan faktör,
“merak”tır. “Ne olmuş, Nasıl olmuş, Neden olmuş, Sonra ne olmuş” sorularında
barizleşen insanın merak duygusu, onu hikâyeye götürür. Merak duygusu, çoğu
zaman onun “hoşça vakit geçirme” arzusuna hizmet etmiş ve etmektedir.
“Tahkiyeli ifadede asıl mesele ilgi, merak ve tesir uyandırabilmektir. Bunların
sağlanması için bir ana vak’a ve onun parçaları olan olaylar düzenlenir. Ancak söz konusu sorular ve sanatkârın bunlara verdiği cevaplar, alelâdelik
veya basit bir merakın sâiki ve cevabı olmaktan kurtuldukça, ciddî mânâda
“gerçek”in kapılarını aralamaya başlar. İnsanın bizzat kendisi ve kendisini
kuşatan hayata dair gerçekler.
O zaman hikâye için, insanın merak duygusunun var ettiği ve
sonu kimi zaman hoşça vakit geçirmeye, kimi zaman da mutlak gerçek’e çıkan
sorular yumağına, olayların estetik kurgusu ve anlatımıyla cevap bulma/verme
gayretinin ürünü olan edebî türdür, tarzında bir tarif getirebiliriz.
Eğer hikâyede olay örgüsünden bahsediliyorsa, elbette
bunları yaşayan veya var eden insan veya insan hüviyetindeki varlıklara; yani
şahıs kadrosuna ihtiyaç duyulacaktır. Zira olay/olayların kendiliğinden
oluşmasını beklemek, fizik kanunlarına aykırıdır. Üstelik hikâyenin konusunun
insan olduğu gerçeğini bir kere daha hatırlayalım. Unutmayalım ki, olay
örgüsüne anlam ve değer kazandıran insandır. Bu sebeple hikâyede amaç olay
örgüsü değil, insan ve onun meseleleridir.
Hikâye formunun vazgeçilemez unsurları durumundaki olay
örgüsü ve şahıs kadrosu, -sadece isimden ibaret bile olsa- belli bir mekân ve
zamana ihtiyaç duyacaktır. Olayların sahnesi durumundaki reel veya irrel bir
mekân ve şahıs kadrosunun bahis konusu olayları içinde yaşadığı reel veya irrel
bir zaman. Böylece hikâyenin iskeletini oluşturan temel unsurlar tamamlanmış
olur; yani olay örgüsü, şahıs kadrosu, mekân ve zaman her tür hikâyenin
iskeletini teşkil ederler. Bu noktada genel mânâdaki hikâyenin ilk tarifine
ulaşmış oluruz. Hikâye; belli bir zaman ve mekân bağlamı içinde, belli bir
şahıs kadrosunun yaşadığı olay/olayları anlatan tahkiyevî bir edebî formdur.
Söz konusu temel unsurlara ilave edilmesi gereken çok önemli
bir başka unsur daha vardır ki o, anlatıcıdır. Formun üzerine oturtulduğu
anlatma fiilini gerçekleştirecek olan anlatıcı. Sözlü dönem hikâyesinin
anlatıcısı, etiyle kemiğiyle dinleyici karşısındaki insandır; fakat yazılı
dönemin hikâyesinde, gerçek insan anlatıcının yerini itibârî anlatıcı almıştır.
İtibârî anlatıcı, -biz kendisini görmesek de- kimi zaman itibârî dünyanın
tanrısı yetkileriyle donatılmış olarak, kimi zaman da şahıs kadrosundan
herhangi biri olarak okuyucu/dinleyici karşısına çıkar. Kendine has bakış açısı
ve tercihleri çerçevesinde hikâyesini anlatır. Dolayısıyla anlatıcının olmadığı
bir zeminde hikâyeden bahsedilemez.
Yukarıda belirtilen ve her nevi hikâyenin iskeletini teşkil
eden unsurların (olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman, mekân bakış açısı ve
anlatıcı) mahiyetleri, gerçekle olan ilişkileri, hacimleri, kurgulanış tarz ve
esasları, türün tarihi boyunca kültür, medeniyet, sanat anlayışı ve
sanatkârlara göre, farklılıklar arz etmiştir. Söz konusu farklılıklar, bir
taraftan hikâyenin tarih içindeki değişik görünümlerini belirlerken, diğer
taraftan da anlatma esasına bağlı eser/türlerin oluşumuna zemin hazırlamıştır.
Meselâ; “masal” veya “destan”ın anlattığı olayların gerçekliği ile “modern
hikâye” ve “roman”ın anlattığı olayların gerçekliği arasında büyük fark vardır.
Yine “masal” ve “modern hikâye” ile “destan” ve “romanın” olay örgülerinin
hacimleri arasında çok açık orantısızlık söz konusudur. “Destan” ve “masal”ın
anlatıcısı, içimizden birisi; “modern hikâye” ve “roman”ın anlatıcısı ise
itibarî bir varlıktır.
Ancak ortak olan taraf, yazar veya toplum muhayyilesinin
(anonim eserler) söz konusu unsurlarla giderek belirginleşen itibârî (fiktif)
bir dünya kurmuş olmasıdır. Yani, içinde yaşadığımız dünyadan derlenen
malzemenin, belli bir seçme, ayıklama ameliyesinden sonra, sanatkârın zihnindeki
konuya uygun ve estetik bir biçimde yeniden kurgulanması. Dolayısıyla hikâye
bize, her zaman itibârî bir dünya sunar. Bu dünyanın insanları, olayları,
mekânları ve zamanı, içinde yaşadığımız dünyadakilere benzemekle birlikte
gerçekte onlardan farklı ve başkadırlar. Hikâyeyi, “tarih”, “hatıra”
“biyografi” ve “otobiyografi”den ayıran temel farklılık da buradadır. Ayrıca
itibârîlik, bütün eserlerin edebîliği noktasında, olmazsa olmaz değerlerden
birisidir. Sanatkârın başarısı, kendisinin veya başkalarının yaşadıklarını,
bire bir taklit etmesinde değil, bunlardan hareketle zihnindeki konu/temaya
uygun, son derece tutarlı ve estetik bir itibârî âlem yaratabilmesindedir.
Bu noktada hikâyenin, “şiir”den çok açık biçimde ayrıldığını
söylememiz gerekir. Zira hikâyeci konu, tema ve mesajı, şairin yaptığı gibi
doğrudan doğruya ve direkt olarak ortaya koyamaz. Konu, tema ve mesajını,
yukarıda belirtilen temel unsurlara yüklemek mecburiyetindedir. Dolayısıyla
hikâyedeki olaylar, şahıslar, mekânlar ve zaman, gerçekte sanatkârın zihnindeki
konu, tema ve mesajın somutlaştırılmasında birer figür veya semboldür. Söz
konusu durum, bütün anlatma esasına bağlı eser/türler gibi, hikâyenin de önemli
ölçüde sembolik bir form olduğu gerçeğini hatırlatır. Ondaki sembolik yapı,
“masal” ve “mesnevî”lerimizde kendini çok daha açık biçimde ifşa eder. Demek ki
hikâyede konu, tema ve mesaj, olay örgüsü, şahıs kadrosu, mekân ve zaman
unsurlarının kurgulanmasından doğan itibârî dünyanın bütününe yüklenmiş veya
bütün içinde gizlenmiştir. Yani direkt olarak değil, endirekt olarak okuyucunun
zihni ve sezgisine bırakılmıştır. Hâlbuki şair, duygu, hayal, düşünce ve
intibalarını doğrudan doğruya dile döker, açıklar, yorumlar, izah eder. (Burada
söylemek istediğimiz; şiirin imajlarla yüklü fiktif dünyasından öte bir
husustur.)
Ayrıca şiirde çok büyük ölçüde kendi ruh dünyasının üzerine
kapanan sanatkâr, hikâyede dikkatini daha çok içinde yaşadığı hayat ve bu
hayatın insanları üzerinde yoğunlaştırır. “Hikâyeciler, şairlerin aksine, kendi
‘ben’lerinden çok ‘başkaları’ndan bahsederler. Bilhassa ‘insanlar arasındaki
anlaşmazlık ve çatışma’ hikâyede önemli bir yer tutar. (…) Dikkatini kendi
‘ben’inden çok başkalarına yönelten hikâyeci, insanı anlamağa çalışan psikolog,
sosyolog veya filozofa yaklaşır. Öyle sanıyorum ki hikâyeci, insanı ilim
adamlarından daha iyi anlar. Çünkü onun konusu ‘genel’ olarak insan değil,
‘özel’ olarak insandır, yani ‘şahsiyet’ ve ‘fert’tir. Dolayısıyla hikâye,
şiire göre daha objektiftir. Şiir ise sübjektif ve lirik. Hikâyeci, şairin
sübjektifliğini olabildiğince geri plâna itmek durumundadır. Nitekim hikâyeci,
itibârî anlatıcı vasıtasıyla yavaş yavaş kendisi ile eseri arasındaki göbek
bağını koparmış; koparmak zorunda kalmıştır. Ayrıca hikâyenin dili çoğunlukla
mensur; şiirinki ise çoğunlukla manzumdur.
Hikâye formunun geneli üzerinde konuşurken belirtilmesi
gereken önemli bir başka husus; doğu (özellikle İslâm kültür ve medeniyetine
mensup milletler) ve batı (Antik Yunan-Lâtin kültür ve medeniyetinden hız alan
pozitivist zihniyet yapısına bağlı milletler) hikâyelerinin birbirinden farklı
olduğu gerçeğidir. Bunun arkasında Tanrı, varlık ve insan anlayışındaki
farklılıklar; dolayısıyla buna paralel olarak şekillenen sanat anlayışındaki
farklılıklar mevcuttur. Sonunda da mimesis ve tecrit kavramlarıyla
özetlenebilecek iki ayrı sanat veya yaratma tarzı ile karşı karşıya geliriz.
Bilindiği gibi batı, ta Eflâtun ve Aristo’dan bugüne olan sanatı ve bu arada
hikâyesini, haricî âlemin “taklit”i veya “yansıtma”sı esası üzerine inşa eder.
Pozitivist zihniyetin gelişmesine paralel olarak da bu yaklaşım tarzını,
gerçeğin sebep-sonuç ilkesi dâhilindeki bire bir taklidi/yansıtılmasına kadar
götürür.
Hâlbuki doğu hikâyesi ve sanatı, böyle bir anlayıştan; yani
“görünen ve “olan”ın salt dış görüntüsünü yansıtmak veya taklit etmekten
uzaktır. Doğuda hikâyeci, görüneni/olanı değil, bunun arkasındaki “öz”e ulaşma
amacındadır. Dolayısıyla haricî âlemin görünen kabuğunu aşarak arkasındaki öze
ulaşmak ister. Zira onun için asıl hedef “kesret” değil, “vahdet”tir. Bu
sebeple doğu hikâyesinde sembolik yapı çok daha belirgin ve esastır (Hüsn ü
Aşk). Doğu hikâyesinde, batı hikâyesinin vazgeçilemez taraflarından biri olan
insanın kaderiyle yüz yüze gelmesine; çıkmaza veya trajik duruma düşmesine izin
verilmez. Bu noktada o, sık sık “olağanüstü”, “mucize” ve “harikulâde”nin
kanatlarına sığınır. Ayrıca “kıssadan hisse”, doğu hikâyesinin temel
amaçlardandır.
Buraya kadar olan satırlarda söylediklerimiz, çok büyük
ölçüde genel mânâdaki hikâyenin olduğu kadar, anlatma esasına bağlı diğer
eser/türlerin de temel ve vazgeçilemez unsur ve nitelikleridir. Unutmamalıdır
ki “destan”, “masal”, “menkıbe”, “efsane”, “halk hikâyesi”, “mesnevî”, “fıkra”
ve “roman” da olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman, mekân ve anlatıcı müşterekliği
içinde bize temelde hep hikâye anlatırlar. İşte, modern hikâye formunu kendine
has somut nitelikleriyle izah etmek durumunda bulunan edebiyat bilimcisinin
sıkıntısı, bu aşamada kendini çok daha açık bir biçimde hissettirir. Zira
modern hikâyenin kendine has niteliklerini tespit edebilmek, onu, modern hikâye
ile diğer anlatma esasına bağlı türlerin tek tek mukayesesi mecburiyeti ile yüz
yüze getirir. Unutulmamalıdır ki, türün ayrıcı nitelikleri, söz konusu
müşterekliklerin dışında veya müşterek unsurların iç farklılıklarındadır.
Anlatma esasına bağlı eser/türleri, modern hikâye ekseninde
tek tek mukayese etmeye kalkışmanın, bu yazının sınırlarını çok zorlayacağı
açıktır. Bu sebeple yazımızın bundan sonrasını modern hikâyenin genel hikâyeden
farklı olan taraflarını işaret etmeye ayıracağız.
Günümüzdeki hikâye veya modern hikâye kavramının karşıladığı
tür, batıda ancak XIX. yüzyılda, Türk edebiyatında ise XIX. yüzyılın sonlarında
kesin formuna ulaşmış, müstakil bir tür hâline gelip tam mânâsıyla bağımsızlığını
kazanmıştır. Guy de Maupassant, Walter Scott, Edgar Allen Poe, Hoffmann, Anton
Çehov gibi yazarlar, modern batı hikâye türünün; Halit Ziya, Ömer Seyfettin,
Refik Halit, Memduh Şevket, Sait Faik ise, modern Türk hikâyesinin klâsik
yapısına kavuşmasında büyük emeği geçmiş isimleridir.
Modern hikâyenin, gerek geçmiş gerekse günümüzdeki anlatma
esasına bağlı türlerden farklı ve ayırt edici ilk ve en önemli özelliği, kısa
mensur metin olmasıdır. Bir oturuşta okuyuvereceğimiz bir metin. “Kısa mensur metin”
olma, onu “roman”, “destan”, “mesnevî” ve yer yer “halk hikâyesi”nden ayırır.
Ancak burada “kısalık”ın tam ölçüsünü vermek zordur. Nitekim tür bu noktada
kendi iç istikrarsızlığı yaşamaktan kurtulamaz. Uzun hikâye, kısa hikâye, mini
hikâye gibi hacme bağlı isimlendirmeler, söz konusu istikrarsızlığı yansıtır.
Aslında modern hikâyenin kısalığını, metnin hacminden
ziyade, onun iç yapısını teşkil eden; konu, olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman
ve mekân unsurlarının darlığında veya daraltılmış, sınırlandırılmış olmasında
aramak gerekir. Yani temel yapı unsurlarının mahiyeti ve niteliğindeki
farklılıklarda. Modern hikâye yazarı öncelikle, hikâyesini üzerine bina edeceği
olaylar zincirini, bunu var edip yaşayacak olan insan sayısını, olayların
yaşanma zamanı ve mekânını, romana göre son derece sınırlı tutmak
mecburiyetindedir. Bu sebeple modern hikâyede olaylar, uzun ve karmaşık
değildir. Konunun ayrıntılarına girilmez. Kahramanlar bütün yönleriyle değil,
büyük ölçüde tek bir yönleriyle irdelenir. Her türlü anlatımda ayrıntıya,
savrukluğa yer verilmez. Söz konusu dar bir dünya içinde yoğunlaşılıp, türün
imkânlarını zorlanmadan estetik ve itibarî bir dünya kurulması gerekir.
Dolayısıyla hikâyeciden beklediğimiz, “destan” ve “roman”da olduğu gibi, koca
bir toplumun veya devrin hayatını kucaklamak; bir insanın uzun yıllar içindeki
hayatını bütün yönleri ve olayları ile sunmak değildir. Toplum veya insan
hayatından alınan bir “kesit” veya bir “dilim”in estetik takdimi, onun esas
amacı olmalıdır.
“Hikâye ile romanın farkı vardır. Roman bir vak’anın
alettafsil hikâyesidir ki, aza-yı vak’a ile eşhâs-ı vukuâat üzerine kariinin
teveccüh ve hissiyâtını celb ve cem’e herşeyden ziyâde dikkat olunur. Hikâye
ise vak’anın sadece nakil ve rivâyetinden ibarettir; tefsilâta tahammülü
yoktur. Âdeta hikâye bir romanın hülâsası demektir. İnfiâlât-ı şedideye de
tahammülü yoktur. Ne söylenecekse birkaç sahife içinde söylenip
bitirilivermelidir; fakat her hülâsada olduğu gibi bunda da marifet vukuâtın
canlı noktalarını tefrik ve intihabdır.
Kısacası hikâye; “şahıs, zaman, mekân bakımından daralmış;
konu edindiğini (objeyi veya süjeyi) sınırlandırarak hareket unsurlarını en aza
indirmiş; düşünce, duygu, hayal ve takdim tekniği bakımından en yoğun olan
tahkiyeli ifade türüdür.
Olay örgüsü, şahıs kadrosu, zaman ve mekân unsurlarının
“gerçek” veya “gerçeğimsi” ile olan sıkı ilişkisi, modern hikâyeyi, “destan”,
“masal”, “efsane” ve “menkıbe”den ayırır. Batı pozitivist zihniyetinin eseri
olan modern hikâye, mucize, olağanüstü ve harikulâdeden uzaktır. O, son iki
yüzyılın büyük ölçüde yalnızlaşmış insanını, bu insanın günlük hayat içindeki
yaşadıklarını, sıkıntılarını, bunalımlarını, çıkmazlarını, kendisi ve toplumla
olan çatışmalarını, anlatır. Kimi zaman itibarî âlemin dış görüntüsü ve olayları
üzerinde yoğunlaşırken, kimi zaman da buradan hareketle insanın iç dünyasına
eğilir. Bu noktada o, gücünü muhayyileden çok realiteden alır. Kurgusunda,
pozitif aklın sebep-sonuç ilkesini tercih eder.
“Her hikâyeci bize eseri ile hayatın ve insanın ayrı bir
yönünü gösterir. Hikâye anlaşılması son derece güç olan hayatın ve insanın
içine âdeta bir pencere açar. Günlük hayatta biz hayatı ve insanı dıştan
görürüz ve pek az anını biliriz. Hikâyeci bu dış görünüşün arkasındaki
gerçekleri keşfeder. Güzel hikâyelerin hemen hepsinde, bilinmeyen bir gerçeğin
ifadesi vardır.”
Modern hikâye
, yaklaşık iki asırlık tarihi içinde, iki ana çizgide
belirginleşir. Bunlar; Maupassant tarzı hikâye (vak’a hikâyesi)ve Çehov tarzı
hikâye (durum hikâyesi) formlarıdır. İlkinde daha ziyade belirgin bir vak’a
üzerine kurulan tür, ikincisinde günlük hayatın tabiîliğini esas alır.
Modern hikâyenin dili, bütünüyle mensurdur. Üstelik bu dil,
tamamiyle sanatkârın ferdiliğini yansıtan bir üslûba sahiptir. “Destan”,
“masal”, “efsane”, “menkıbe” ve “halk hikâyesi” gibi, müşterek şuurun, çoğu
zaman kalıplaşmış anonim dili, modern hikâyenin dışındadır.
Hulâsa hikâye;
öncelikle insanın sözü keşfettiği günden bugüne en çok
başvurduğu bir anlatım tarzı; edebiyat sanatı içinde “mit”ten “modern hikâye”ye
kadar uzanan pek çok anlatma esasına bağlı eser/türün müşterek üst formu; son
iki asırdır da, anlatma esasına bağlı eser/türler şemsiyesi altında müstakil
bir edebî türdür. Modern hikâye; gerçek ya da gerçeğe uygun olay ve durumların;
insan, zaman ve mekân unsurlarıyla birlikte itibârî bir dünya çerçevesinde ve
üzerinde durulan konu, tema ve mesaja uygun bir biçimde kurgulanıp; ayrıntıya
girilmeden ve bütünüyle yoğunlaştırılarak, okuyucuya estetik haz verecek tarzda
anlatılmasından doğan kısa ve mensur bir edebî türdür.
İnceleme-
Olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekan unsurlarından oluşan
bir yapısının olması hikayelerin temel ortak özelliğidir.
2.
Kamyon hikayesinin yapısını olay örgüsü, kişiler, mekan ve
zaman unsurları oluşturmaktadır.
6.
Etkinlik-
Kamyon adlı hikayenin olay örgüsü:
- Kamyonun yolculuk için hazırlanması
- Genç bir köylünün yolculuk için gelmesi
- Yolculuğun başlaması
- Genç köylünün kamyondan atlayarak uçurumdan düşmesi.
Olay örgüsünü meydana getiren bu parçalar, tema etrafında
birleşerek hikayeyi oluştururlar
Kamyon adlı hikayenin ana kahramanı, genç köylüdür.Kamyon
şoförü, yamak, manifaturacı, genç köylünün babası ve arkadaşı ile kamyondaki
yolcular yardımcı kahramanlardır.Bu kahramanlar temanın verilmesinde ve olay
örgüsünün akışında ana kahramana yardımcı kişilerdir.
Karakter: Duygu, düşünce, konuşma ve davranış bakımından
bireysel nitelikler gösteren, kendine özgü kişilik özellikleriyle diğer
insanlardan ayrılan, yer aldığı eserin olay örgüsü ve içeriği ile ele alınıp çözümlenebilecek
ve bu bakımdan başka eserlerden ayırt edebilecek kahramanlardır.
Tip: Belirli davranışlar sergileyen, zihniyet ve çevreyi
temsil eden, benzerleri diğer hikayelerde de bulunabilen, kalıplaşmış
kahramanlardır.
Buna göre kamyon adlı hikayenin ana kahramanı bir
karakterdir.
3. Hikayedeki mekanlar:
- Zincirli Han
- Kamyon Kasası
Bunlar dışında bir geriye dönüşle anlatılan genç köylünün
köyü vardır.
Bu mekanlar olayların yaşandığı yerler olarak karşılaşma ve
çatışmaların tema etrafında verilmesi yardımcıdır.
4. Bu mekanlar, tema etrafında hikaye kahramanların karakter
özelliklerine uygun olarak yapıyı oluşturan unsurlardır.
5. Hikayede belirgin bir zaman ifadesi söz konusu
değildir.Hikayede “yolculuğun ikinci günü akşamına doğru” şeklinde bir ifade mevcuttur.
Bu anahtar ifadeden yolculuğun başladığı ilk gün hikayenin başlangıcı kabul
edilebilir.Hikayede genç köylünün babası ve arkadaşı ile ilgili kısımda ise
geçmiş zamana bir dönüş söz konusudur. Bu zaman dilimleri hikayenin yapısına
bütünlük kazandırmak amacıyla kullanılmıştır.
8. Etkinlik-
Hikayenin teması, yoksulluk ve çaresizliktir.Bu tema,
hikayenin yazıldığı dönem ve yazarların benimsediği gelenekle
paraleldir.Temayı, günümüz şartlarını da göz önünde bulundurarak
güncelleştirebilirsiniz.
9. Etkinlik- fikirle.com
Hakim(İlahi) Anlatıcının Bakış Açısı - özellikleri: Herşeyi bilen, herşeyden
haberdar, kahramanların, psikolojisi ve olay örgüsüne hakimdir.
Müşahit(III. Şahıs) – Anlatıcının Bakış Açısı: Kamera
tarafsızlığıyla her şeyi gözleyen ve olduğu gibi yansıtan anlatıcıdır.
Kamyon hikayesinin farklı anlatıcıların ağzından anlatılması
hikayenin kurgusunun ve temasının verilmesinde bir bütünlük sağlamak
amacıyladır.
6. Hikayede betimleyici ve öyküleyici anlatım türleri
kullanılmıştır.
Öyküleyici anlatıma örnek olarak hikayenin bütünü, bu
bütünün içerisinde betimleyici anlatıma örnek olarak da hikayenin şu kısımları
verilebilir:
“Kamyon, Zincirli Han’ın dar ve başık kapısından, yan
duvarlara sürtünüp sıvaları dökülerek ve üzerine bağlanmış sepetlerle çuvalları
4 tarafa fırlatarak ıkına sıkına çıktı…(Bu cümlelerle başlayan kısmı örnek
olarak verebiliriz.)
Sayfa 42
10. Etkinlik
Hikaye Türleri:
a)
Halk Hikayesi
b)
Maupassant(olay) Tarzı hikaye
c)
Çehov(Durum) tarzı hikaye
d)
Ben merkezli Hikaye
a) Halk Hikayesinin özellikleri:
16. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan, genellikle
aşıklar tarafından nazım-nesir karışık bir ifade tarzı ile dinleyicilere karşı
anlatılarak nesilden nesile intikal eden, yer yer masal ve destan özellikleri
gösteren hikayelerdir.
b) Maupassant(olay) Tarzı hikaye:
Bir olayı ele
alarak, serim, düğüm,
çözüm plânıyla anlatıp
bir sonuca bağlayan
öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin
tasvirine yer verilir Bir
fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak
ve heyecan uyandırılır. Bu tür,
Fransız yazar Guy de Maupassant (
Guy dö Mopasan) tarafından
yaygınlaştırıldığı için Mopasan Tarzı
Hikâye de denir
Bu tarzın bizdeki
en önemli temsilcileri:
Ömer Seyfettin, Refik
Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar
ve Reşat Nuri
Güntekindir..
c) Çehov(Durum) tarzı hikaye:
Bir olayı değil günlük
yaşamın her hangi
bir kesitini ele
alıp anlatan öykülerdir
Serim, düğüm, çözüm
planına uyulmaz Belli
bir sonucu da
yoktur. Merak ve heyecandan
çok duygu ve
hayallere yer verilir;
fikre önem verilmez,
kişiler kendi doğal
ortamlarında hissettirilir. Olayların ve
durumların akışı okuyucunun
hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya
edebiyatında ilk temsilcisi Rus
yazar Anton Çehov
olduğu için Çehov
Tarzı Hikâye de denir.
d) Ben merkezli Hikaye: Ben merkezli hikayelerde anlatılan
olay yada bunun üzerine kurulan olay örgüsü, kişisel bunalım ve çıkmazların
anlatılmasında bir araç olarak kullanılır.Yazar, hayalindekini gerçekleştirmek,
ona bir çeşit canlılık vermek için bu aracı kullanır
Sayfa 47
7. Soru:
Ferhat ile şirin adlı metinde her şeyi bilen ve herşeye
hakim “ilahi bakış açısına” sahip bir anlatıcı ile olayları tarafsız bir
şekilde anlatan “müşahit anlatıcı” vardır.
Sayfa 48
11. Etkinlik
Ferhad ile Şirin adlı metinde anlatılanlar kurgulanırken
olağanüstü özelliklerden dolayı doğal gerçeklikten uzaklaşılmıştır.
Hikayede “aşk” gibi evrensel bir temanın işlenişi okuyucu ya
da dinleyicide estetik bir duygunun oluşmasını sağlar.
12. Etkinlik
Halk hikayelerinde belirsiz zaman ifadeleri ile genellikle
hayali olağanüstü mekanlar kullanılır.
Hikayede kullanılan zaman ifadelerinin kronolojik zaman
çizgisi üzerinde gösterilmesi mümkün değildir.
13. Etkinlik
Ferhad ile Şirin hikayesinin ana kahramanları: Ferhad, Şirin
ve Mehmene Banu’dur. Bu kahramanlar dışında olay örgüsünün akışına yardımcı
olan diğer kahramanlar ise şunlardır:
- Müneccimbaşı Yusuf Ağa
- Mimarbaşı
- Behzad Usta
- Gülendam Hatun
- Yaren Hatun
- Behram Ağa
- Selvinaz
- Rüstem Aga
- Şerif
- Hüsrev
- Şapur
Hikayenin ana kahramanlarının olağanüstü nitelik taşıdıkları
için doğal gerçeklikten uzaklaştıkları görülmektedir.
14. Etkinlik
Ferhad ile Şirin adlı hikayenin teması “aşk”tır.
Hikayedeki “sultan,saray, nakkaş, müneccimbaşı, mimarbaşı,
vezir, zindan” gibi sözcükler hikayenin ait olduğu dönemi gösteren anahtar
sözcüklerdir.
8. Soru:
Yapısının olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekan unsurlarından
oluşması, edebi bir dilin kullanılması, döneminin zihniyetini yansıtması,
evrensel bir temanın olması hikayeyi sanat metni yapar.
Sayfa 49 50 51 52
15. Etkinlik-
- Hikayedeki olay, kişi ve mekanlar gerçeklik duygusu
uyandırmaktadır.
- Hikayedeki çaresizlik – umut çatışması hikaye örgüsü
içinde merak uyandıracak şekilde düzenlenmiştir.
- Hikaye beklenilenin aksine beklenmedik bir şekilde
bitmiştir.
- Hikayedeki mekanlar ile kişiler arasında bütünleşme vardır.
- Hikayede bireysel fanteziler yani, yazarın hikayenin
bütünlüğüne etki edecek bir müdahalesi yoktur.
- Doğal çevrenin anlatımında betimlemelerle gözleme yer
verilmiştir.
- (10. Etkinliğe bir göz atınız)
16. Etkinlik-
Hakim(İlahi) Anlatıcının Bakış Açısı:
Herşeyi bilen, herşeye hakim kahramanların, psikoloji ile
olay örgüsünden haberdardır.
Kahraman(Ben, 1. Şahıs) Anlatıcının Bakış Açısı:
Kendi dil ve üslubuyla olayları birinci ağızdan anlatan
anlatıcıdır.
9. Hikayenin teması “çaresizlik”tir.
10. Hikayedeki olay parçaları, mekan ve kişiler ile mekan
etrafında bütünleşmiştir.Çünkü hikayedeki olaylar belirli mekanlarda ve belirli
kişiler arasında yaşanır.Bunları bir araya getirip kurgulayan ise temadır.
11. Hikayedeki kahramanları “10 lira, büyük ikramiye 500 bin
lira, muhterem dinleyiciler,956 yılı” gibi anahtar ifadeler hikayenin 1950’li
yıllarda yazıldığını ve dönemin zihniyetini yansıttığını gösteren örneklerdir.
12. Hikaye kahramanları “kahraman anlatıcı,İclal,amca,yenge’dir.Bu
kahramanlara yardımcı olarak “aşçı, kahraman anlatıcının arkadaşı”
vardır.Hikaye kahramanları günlük yaşamımızda karşımıza çıkabilecek doğal
gerçekliği bulunan kahramanlardır.
13. Hikayedeki “yılbaşından bir hafta kadar önce ayın şu kadarı,
ayın yirmi dokuzu demeden,956 yılı” gibi ifadeler zamanı belirlemekte yardımcı
olan ifadelerdir.
Sayfa 57
18. Etkinlik-
Olay örgüsü: Belirgin bir olay örgüsü vardır.
Kişiler: Doğal gerçekliği bulunan kişilerdir.
Zaman: Belirgin bir zaman dilimi vardır.
Mekan: Doğal gerçekliği bulunan mekanlar vardır.
Ümit Fakir’in Ekmeği
Olay örgüsü: Olay yerine içinde bulunulan durum anlatılır.
Kişiler: -
Zaman: Akan zamanın içinden bir dilim vardır.
Mekan: -
• Ümit Fakir’in
Ekmeği adlı hikaye hayatın doğal akışı içinde herkesin karşılaşabileceği bir
kesittir.Bu durum hikayenin Çehov (durum) tarzıyla yazıldığının göstergesidir.
• Hikayede
Maupassant tarzındaki gibi belirgin bir karşılaşma ve çatışma yerine hayatın
doğal akışı içinde karşılaşılabilecek bir olay, günlük yaşamın bir kesiti
içinde verilmiştir.
• Bakınız, 10.
Etkinlik(Çehov Tarzı Hikaye)
14. Hikayede her şeyi bilen ve her şeye hakim olan “ilahi
bakış açısı”na sahip bir anlatıcı vardır.
15. Hikayenin Teması “yoksulluk”tur.Bu tema etrafında olay
parçaları mekan ve kişiler kurmaca gerçeklikle bir araya getirilmiştir.
19. Etkinlik-
Hikayedeki “serbest, lastik ayakkabı, iki buçukluk” gibi
ifadeler hikayenin yazıldığı dönemin bazı özelliklerini yansıtan anahtar
sözcüklerdir. Bu ifadeler hikayenin teması olan yoksullukla örtüşen bir
anlatımla sunulmuştur.
20. Etkinlik -
Ümit Fakirin Ekmeği adlı hikayenin kahramanları kadın ve
serbestçidir.
Yardımcı kahraman olarak badanacı Hasan, Semahat, Asım Bey
de kurguda olay örgüsüne dahil edilmişlerdir.
Hikayedeki ana kahramanlar olan kadın ve serbestçi günlük
yaşamda karşılaşabileceğimiz doğal gerçekliği olan kişilerdir.
21. Etkinlik-
isimler: kadın, yol, mezarlık, ayakkabı, pirinç, salata…
Sıfatlar: zayıf kadın, çiçekli eşarp, gezgin serbestçi, iyi
kalpli, çatlak ayna…
Zamir: o, biz, sen, ben…
Zarf: boş boş, gibi, ……a doğru…
Bağlaç: hem kızı okutuyor hem iyi yiyip içiyorlardı,
ve,fakat…
Sayfa 58-
22. Etkinlik
Günlük yaşamınızın bir kısmını durum hikayesi olarak
yazınız…
Sayfa 59 -
23. Etkinlik
Ben merkezli hikayelerde anlatılan olay yada bunun üzerine
kurulan olay örgüsü, kişisel bunalım ve çıkmazların anlatılmasında bir araç
olarak kullanılır.Yazar, hayalindekini gerçekleştirmek, ona bir çeşit canlılık
vermek için bu aracı kullanır.Bu bir yönüyle yazarı, psikolojik bakımdan
rahatlatan, ruhi bunalımlarını okurlarıyla paylaştıran bir çıkış yolu gibidir.
60. Sayfa-
Bireyi birey olarak ele alan hikayelerde anlatanla,
anlatılan iç içe girmiş durumdadır.Odalardan Biri adlı hikayenin kahramanı olan
Müşfik Börekçi, aslında yazarın psikolojik durum, arzu ve hayallerinin
tercümanıdır.
17.
Hikayenin teması “yalnızlık”tır.Bu tema, hikayede kurmaca
gerçeklikle verilmiştir.
18.
Hikayedeki kahraman anlatıcı ile otel katibinin
karşılaşması, yalnızlık ile insanların çatışmasının simgesi konumundadır. Katip
ile karşılaşma, hikaye kahramanını yalnızlığının huzursuzluğuna neden olmuştur.
19.
Odalardan Birinde Adlı hikayede mekan olan otel odası,
kahramanın odayı olduğu gibi değil de olması gerektiği gibi algılandığının
göstergesidir.Odadayken hissettikleri, düşündükleri odayı onun zihninde yeniden
şekillendirmiştir.
20.
Hikayedeki “saat bir buçuğa geliyor” ifadesi hikayedeki
belirgin saat konumundadır.Fakat olay bu ifadede belirtilen zamandan kısa bir
süre önce başlamış ve kısa bir süre sonra da bitmiştir. Bu durum, kısa bir
zamana sığdırılan büyük ruhi bir dünyanın olduğunu da gösterir.
21. Odalardan Birinde adlı hikayede kahraman merkez
alınmıştır.Ben merkezli hikayelerde anlatılanlar aslında anlatıcı için birer
araç durumundadır.
22.
Bakınız: 10. Etkinlik(Ben merkezli Hikaye)
24. Etkinlik – Tablo-
Hikayede kahraman anlatıcı vardır.Olay, insan ve mekanı
algıladığı ve yaşadığı psikoloji çerçevesinde birinci ağızdan anlatmıştır
25. Etkinlik-
Olay: Bakınız;
18. Etkinlik
Mekan:Bakınız;
18. Etkinlik
Kişi:Bakınız;
18. Etkinlik
Zaman:Bakınız;
18. Etkinlik
Anlatıcının Bakış Açısı: Kahraman Anlatıcı
Tema: Çaresizlik
Ümit Fakir’in Ekmeği
Olay: ——
Mekan: —–
Kişi:——
Zaman: ——
Anlatıcının Bakış Açısı: Hakim Anlatıcı
Tema: Yoksulluk
Odalardan Biri
Olay: Olay “ben”im etrafında şekillenmiştir.
Mekan: Doğal gerçekliği vardır.
Kişi:Doğal gerçekliği vardır.
Zaman: Akan zamandan bir dilim alınmıştır.
Anlatıcının Bakış Açısı: Kahraman Anlatıcı
Tema: Yalnızlık
23. Hikayedeki
yalnızlık teması, fiziki yalnızlıktan çok ruhi yalnızlık olarak karşımıza
çıkmaktadır.Günüzüm modern insanının en büyük problemlerinden birisi olan
yalnızlık, hikaye kahramanının dile getirişiyle aynı zamanda fiziki bir
yalnızlığa da beraberinde getirmektedir.Toplumsal ilişkilerin gevşemesi ve
karşılıklı anlayış ve saygının da azalmasına bunun sonucunda bir hayal ve arzu dünyasında
yaşayan bireyin ortaya çıkmasına sebeb olmaktadır.
24. Hikayede
öyküleyici ve betimleyici anlatım türleri kullanılmıştır.
Sayfa 61-
Hikayedeki anlatım bozukluğu olan tek cümle:
- İstasyona 7
dakikada, evine 10 dakikada varır.(gereksiz sözcük kullanımı)
- İstasyona 7, evine
10 dakikada varır.
27. Etkinlik-
Verilen metin akıcılık, duruluk-açıklık bakımından uygunluk
göstermekle birlikte dil ve ifadesindeki sanatlı söyleyiş dolayısıyla yalın
değildir.
25. Tüm hikayelerde
dil, ağırlıklı olarak göndergesel işlevinde kullanılmıştır.
28. Etkinlik -
Zihninizde tasarladığınız şekilde hikayenizi
yazınınz.Hikayenizi yazarken olay örgüsü, kişiler, zaman ve mekana dikkat
ediniz.
Sayfa 62 – 63
ANLAMA YORUMLAMA
29. Etkinlik-
- Serim: Hikayenin
başlangıcından “ya müsteşar kabul etmeseydi, diye düşündü.” Cümlesine kadar.
- Düğüm: “o göğsünü
ilikledi…” cümlesiyle başlayıp son parağrafa kadar olan kısım.
- Çözüm: “Sicil
müdürü…” ifadesiyle başlayıp, hikayenin sonuna kadar olan kısım.
- Çatışma
Türleri:Hikayede kahramanın kendi içinde bir çatışma halinde olması söz
konusudur.
- Mekan: Cavit
Bey’in odası(evi)
- Zaman:
“Ağustos,Cuma günü.” İfadesi belirgin bir zaman ifadesidir.
- Kahramanlar: Cavit
Bey, müsteşar ana kahramanlardır.Kahramanların fiziki görünüşüne
değinilmemiştir.Fakat yaşananlardan Cavit Bey’in de müsteşarın da yardımsever
bir yapıya sahip oldukları, bu doğrultuda hareket ettikleri anlaşışmıştır.
- Anlatıcının Bakış
Açısı:Hikayede her şeyi bilen be her şeyden haberdar olan hakim anlatıcının
bakış açısı vardır.
- Tema: Hikayenin
teması “kurulan hayaller”dir. Bu tema hikayede açıkça ifade edilmiştir.
- Anlatıcının ifade
tarzı: Anlatıcı, ifade tarzını anlatma yoluyla göstermiştir.
30. Etkinlik
Bakınız: 10. Etkinliğe
Sayfa 64 65 66
ÖLÇME DEĞERLENDİRME
1. …..müşahit
anlatıcının bakış açısı…..
…..Çehov (durum) tarzı hikayeler…..
…..Maupassant(olay) …..
…..Maupassant(olay) …..
2. Sırasıyla:
Y
D
D
D
Y
D
3. B
4. B
5. C
6. D
7. A
8. E
9. A
10. B
26. Etkinlik
16.
7. Etkinlik-
1 yorum:
eski bu eskiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
Yorum Gönder